9 Nisan 2014 Çarşamba

Kaybedenlerdensin


Elia Kazan 2003 yılında ölene kadar toplam 21 film yönetti. 94 yaşında hayata veda eden bir yönetmen için doğrusu düşük bir sayıydı. Fakat filmleri tek tek incelemeye başladığınızda, karşınızda bir efsanenin durduğunu net bir şekilde anlayabiliyorsunuz. Özellikle 40'lı yıllardan itibaren şekillenmeye ve kendine ait bir alt sinema kültürü oluşturmaya başlayan Kuzey Amerika sinema kimliği içinde Kazan'ın yönettiği filmler önemli bir yer tutuyor. Fakat bu yazının da ana konusu olan bambaşka bir mevzu, Elia Kazan'ı dünya sinema tarihinde bambaşka bir yere koydu. 

Amerikan Aleyhtarı Etkinlikleri Soruşturma Komisyonu (isminde bile hayır yok) aracılığıyla McCarthy döneminde siyasi tarihe kara leke olarak geçen komünist avı sürecinde arkadaşlarını ispiyonlayan Kazan; Hollywood'da sol eğilimli veya liberal kişilerin McCarthy şurekası tarafından yaftalanarak sektörden el çektirilmesine sebep oldu. Kazan'ın verdiği bilgiler doğrultusunda birçok yönetmen, senarist ve oyuncu işsiz kaldı. Tarihin bu karanlık döneminde, ilk başlarda McCarthy'nin muhafazakar aile toplumunu koruyucu niteliğiyle ortaya çıkan bu cevval adımlarını zevkle ve şehvetle destekleyen toplum, McCarthy'nin zaman içinde sapıtarak ve vahşileşerek ülkenin savunma güvenliğini tehlikeye düşürecek kadar şirazeden çıktığını fark ettiğinde iş işten geçmişti. Bu eli kanlı senatör döneminde birçok akademisyen, yazar, sanatçı ya ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ya da idama kadar uzanan cezalarla karşı karşıya kaldı. Siyaset hünerini tamamen nefret tohumundan besleyen, karşısına çıkan veya çıkması muhtemel bütün engelleri vatan haini, din düşmanı olarak nitelendiren ve bu suretle güç toplayan McCarthy hala bugün Amerika'da büyük bir nefretle anılıyor. (Tanıdık geldi mi? İnşallah sonları da aynı olur.)

1950'leri kasıp kavuran bu komünist avının ardından Elia Kazan film çekmeye devam etti, 1976 yılında da faal yönetmenlik kariyerini sonlandırdı. Robert De Niro, James Dean, Marlon Brando gibi birçok efsane ismin mihenk taşı sayılan filmlerini yöneten Kazan, 2003 yılında hayata gözlerini yumduğunda ardında üç tane Oscar heykelciği bıraktı. Bu heykelciklerden bir tanesi bugün hala tartışılmaya devam ediyor. 1948'de Gentleman's Agreement ve 1955'te On The Waterfront ile En İyi Yönetmen ödülünü alan yönetmen, 1999 yılında Akademi tarafından yaşam boyu onur ödülüne layık görüldü. Aslında ne olduysa ondan sonra oldu, ödülün verileceği akşama kadar tartışmalar aldı başını yürüdü. Ödül gecesi ise Oscar törenlerinde pek yaşanmayan bir hadise vuku buldu. Elia Kazan'ın ismi salonda anons edildiğinde birçok sayıda konuk yerinden kalkmaya bile tenezzül etmedi -ki onur ödüllerinde ayağa kalkıp alkışlamak bir gelenektir- kameralara yansıyan bazı yüzlerde ifadesizlik net bir şekilde görülüyordu. Gecenin en çok öne çıkan adamı ise Nick Nolte oldu. Yerinde oturuyordu, alkışlamıyordu evet ama yüzünde yılların birikmiş nefreti de net bir şekilde seçilebiliyordu. Oscar tarihinin en şaibeli, en tartışmaya açık ödüllerinden biri Kazan'a verilirken onu ilk tebrik edenler ise Robert De Niro ve Martin Scorsese oldu. 

Aslında bu olayı esas alarak sormak lazım. Bir sanatçıyı, sadece ortaya koyduğu sanat eserleri üzerinden değerlendirebilmek  ne derece mümkündür? Değerlendirmeye alınan sanatçının bugüne kadar ortaya koymuş olduğu bütün yapıtlar bir kenara karakteri, kişiliği, siyasi görüşü, hataları, sevapları ne kadar iz bırakır? Açıkçası sorunun cevabı o gün Kazan ödülü havaya kaldırdığında salonda yankılanan iki farklı görüş ile ortaya çıkmış oldu. Bir yanda her ne olursa olsun ben sanatını alkışlarım diyenler, öte yandan yarım asır önce yapılmış bir gammazı unutmamaya direnenler. 

Yazının sonuna gelmişken ufak bir not. Tartışmalı Oscar ödülü söz konusu olunca akla gelen isimlerden birisi de Roman Polanski. Bir yanda Rosemary's Baby, Chinatown, Tess, Repulsion, The Pianist gibi filmlere imza atan büyük usta yönetmen. Öbür tarafta ise 13 yaşındaki bir çocuğu uyuşturucuyla uyutup anal yoldan tecavüz ettiği için Amerika'ya girişi yasaklanan bir sapık. 2003'te The Pianist ile ödülü aldığında o sahneye çıkamamıştı, ardında da ciddi tartışmalar bırakmıştı. Tartışmaların büyük bir bölümü sanılanın aksine ödülün verilmesine değil, Polanski'nin o sahneye çıkamamasına yönelikti. Yönetmenin muhteşem kariyerine hayranlık duyan Akademi üyeleri, başta Scorsese olmak üzere ayağa kalktı ve isminin anons edilmesinden sonra uzunca bir süre alkışladı. Kimse 25 yıl önce işlenen tecavüzü protesto etmedi, ekranlara sessizce yerinde oturan bir oyuncu görüntüsü yansımadı. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder